Bir haziran günü, telefonum çalıyor, arayan Fikret Orman. Bana bir teklifle gelmiş; henüz 21 yaşında olan zannıma Beşiktaş Teknik Direktörlüğü’nü öneriyor. “Şenol hoca ?” diyorum, “kovduk” diyor. Ertesi gün uçağa atlayıp İstanbul’a gidiyorum ve güzel bir yemek eşliğinde sözleşmeyi imzalıyoruz. Ve macera başlıyor.

Takıma ilk geldiğimde kaptan Tolga ile görüştüm, ondan takım hakkında bilgiler aldım ve Şenol Hoca’nın artık olmadığını, yeni kralın ben olduğunu söyledim. Bu milyon dolarlık adamları idare etmek kolay olmayacaktı, bununla bir şekilde başa çıkmam gerekiyordu. İşe kaptan Tolga’dan başladım böylelikle.

Takıma geldiğimde birbirini tanıyan, beraber oynamaya alışmış bir topluluk vardı ve bu havayı bozmaya niyetim yoktu, Fikret Orman’a da söylediğim gibi takımdan kimseyi göndermeyecektim ama Gökhan Töre’ye Bayern Münih tarafından yapılan muazzam teklifi geri çeviremezdim, hal böyle olunca Gökhan’ı sattım. Bu satıştan sonra yaşları ve potansiyellerine göre biraz tuzlu bir maliyetle Gustavo Scarpa ve Hernani’yi takıma dahil ettim ve sezona başladım.

Sezona ilk 3 maçta 3 galibiyet alarak spektaküler bir başlangıç yapmıştık, 4.hafta maçında Galatasaray’a karşı mükemmel oynamamıza rağmen onları elimizden kaçırdık ve 1 puana razı olduk. Takımı her maç deniyor ve en iyi sonucu almaya çalışıyordum. Bu süre zarfında Ramon Motta’yı takımdan kesmiş ve yerine İsmail Köybaşı’nı oynatıyordum. İşler yolunda gidiyordu ligde, ilk 6-7 hafta liderliği kimseye kaptırmadık. UEFA Avrupa Liginde ise Sion, Napoli ve Guimares’in olduğu gruptan henüz 4.maçın sonunda çıkmayı garantilemiştik.

Galatasaray ve Fenerbahçe’nin anlamsız puan kayıpları, Kasımpaşa, Eskişehirspor ve Konyaspor gibi takımlarla beni ligin zirvesinde baş başa bırakmıştı. Ligde ilk 10 maçta mağlubiyet almasam da 11.hafta da Sivasspor’a deplasmanda 1-0 mağlup oldum ve Beşiktaş’ın başında resmi maçlarda ilk mağlubiyetimi aldım. Fakat işler nitel anlamda yolunda giderken, nicel anlamda bir takım sorunlar vardı, o da rotasyon. Pek çok oyuncu hemen her gün odama gelip oynamak istediğini söylüyordu. Ziraat Türkiye Kupası da henüz başlamadığı için bir türlü istedikleri forma şansını veremiyordum, tutmayacağımı bildiğim sözler vererek ligin ilk yarısına kadar onları idare ettim.

Ligin ilk yarısı dedik, 17.haftaya yaklaşırken takımım mükemmel bir ivme yakalamıştı, UEFA Avrupa Ligi ve ligde önümüze geleni rahat biçimde geçiyorduk, puan farkı diğer takımlarla gitgide açılıyordu. Ligin ilk yarısı 36 puanla lider olmuştuk, arkamızdan 29 puanla Fenerbahçe geliyordu. 7 puanlık bu avantaj bizim işimizi çok kolaylaştırabilirdi.

Devre arasında Deportivo La Coruna’dan Celso Borges’i kiralık olarak renklerimize bağladık, sakatlıktan sonra bir türlü formunu bulamayan Veli Kavlak ve takımın hızını kesen Jose Sosa yüzünden yapmıştım bu transferi. O sırada devam eden Ziraat Türkiye Kupası gruplarında zorlanmadan bir üst tura çıkmıştık. O maçlarda tamamen yedek ağırlıklı oynuyordum ve takım kendilerinden istediğimi bana veriyordu. Kısaca işler Beşiktaş’ta yolunda gidiyordu, taraftar beni seviyor ve her maç olimpiyat stadında adıma tezahüratlar yapıyorlardı.

Ligin ikinci yarısında da artan grafiğimiz sürdü ve üstüste 2.5 ay mağlup olmadan şubat ayına geldik. En yakın rakibimiz Fenerbahçe ile aramızdaki puan farkı 13, ligin diğer başaltı takımları Kasımpaşa, Galatasaray ve Bursaspor ile olan puan farkımız ise sırasıyla 14, 16, 16 idi. ligde iyi sıralarda bulunan Galatasaray’ı arena’da 4-0, Bursaspor’u 5-1 mağlup etmiştik. Anlayacağınız Beşiktaş uçuyordu. Ali Ece her programında beni yerlere göklere sığdıramıyordu.

Ne olduysa UEFA Avrupa Ligi birinci tur etabında eşleştiğimiz Rapid Wien maçlarında oldu, favori olduğumuz eşleşmenin ilk maçında rakibimizle kendi evimizde 1-1 berabere kaldık. Basının müthiş baskısına rağmen ikinci maçta takımıma güvenim çok yüksekti. Viyana’ya gittik ve tam kadro sahaya çıktık, her şey mükemmeldi; atmosfer, tribünler, zemin… Maçın hemen başında yediğimiz iki golle yenilmezlik rekorumuz tehlikeye girmişti, lakin bundan daha kötüsü turu da kaybediyorduk. İkinci yarı tamamen ofansif bir stille takımımı sahaya sürmem yetmedi ve maçtan 3-0 mağlup ayrıldık. Bu benim için müthiş bir şoktu zira Beşiktaş’ın başında ilk defa bu kadar ağır bir mağlubiyet almıştım, hedefim UEFA Avrupa Ligi’nde en kötü çeyrek final görmekti ama bu hedeften çok uzakta kaldık. Bu sonuç bizi lige odaklamıştı ama dedim ya, Rapid Wien maçından sonra rakipler oyun mantelitemizi çözmüş olacak ki her maç feci biçimde sürklase olmaya başladık, takım sahada neye uğradığını şaşırıyordu.

Ligde adım adım şampiyonluğa koşarken bir anda işler tersine dönmüştü, gelen giden bizi zorluyordu. Bu fetret devrinde yeri geldi ligin 15. sırasındaki Gaziantepspor’dan 3 gol yedik, yeri geldi Akhisar ile son dakikada attığımız gol sayesinde berabere kaldık. Bir şeylerin acilen değiştirilmesi gerekiyordu takımda, önce Ziraat Türkiye Kupasında deneyip sonuç aldığım 4-5-1 taktiğini denedim, daha sonra bunu 4-1-4-1’e evirdim ve Atiba’yı çapa olarak kullandım. Savunmada İsmail ve Beck’i önde tutarken onları da geri çektim ve takımın öncelikle hedefini gol atmaktan ziyade gol yememeye endeksledim.

Oyuncular da çok formsuzdu, Olcay yokları oynuyor, tolgay her maç beni şaşırtıyordu, daha da kötüsü Quaresma’nın performansıydı, bunları görünce Quaresma’yı takımdan kesip yerine Kerim Frei’i koydum. Çaykur Rizespor maçında 60.dakikada attığımız golden sonra tamamen oyunu rölantide tuttuk ve rakibe top göstermedik. Bu tutumum özellikle Mehmet Demirkol ve Hıncal Uluç tarafından yerden yere vuruldu. Neymiş efendim; büyük takım böyle oynamazmış. E kardeşim şampiyonluk elden gidiyor, her maç 3-5 yemeye başlamışız, takım yokları oynuyor, ben ne yapayım.

Dananın kuyruğu 28.haftadaki Fenerbahçe ve 29.haftadaki Trabzonspor maçında koptu, Şükrü Saraçoğlu’nda Fenerbahçe’ye 4-0, Avni Aker’de ise Trabzonspor’a 5-2 mağlup olduk. Özellikle o Trabzonspor maçı korkunç bir şeydi, hala hatırlamak bile istemiyorum. İlk o maçta şampiyonluktan şüphe ettim. Trabzon akın akın geliyordu, adeta beni koltuğumdan etmek için yemin etmiş gibilerdi, ilk yarı 3-0 bitince ikinci yarı takımı rölantide tutup daha fazla gol yemek istemedim, evet önce sıçmış sonra da sıvıyordum… Maç 5-2 bitti, önce 4-0, sonra 4-1 ardından 5-1 ve nihayetinde 5-2 olmuştu.

Tam bu noktada, 30.haftaya girerken puan farklı şu şekildeydi;

Beşiktaş 56
Galatasaray 52
Fenerbahçe 50

Evet evet, en yakın rakibimle 13 puan farktan 4 puan farka kadar gerilemiştik ve bu her hafta daha da azalıyordu, neyseki ilk golü attıktan sonra maçın üstüne yatan oyun anlayışımla 30.haftayı 1-0 galibiyetle kapadık. Ertesi hafta Galatasaray’ın yenilip Fenerbahçe’nin berabere kalması ile elimize müthiş bir fırsat geçse de biz de mağlup olduk ve şöyle bir puan durumu oluştu;

Beşiktaş 60
Galatasaray 56
Fenerbahçe 55

Son üç maç kalmıştı, bir galibiyet bir beraberlik yetiyordu şampiyonluk için. Nitekim 32.haftada kaybedip, 33.haftada kazandık ve ligin son haftasına şu şekilde girdik;

Beşiktaş 64
Galatasaray 62
Fenerbahçe 58

İkili averajda Galatasaray’ın önünde olduğumuz için Bursaspor karşısında bize 1 puan yetiyordu, diğer maçlara bakmaksızın şampiyon olacaktık.

Son 8 haftadaki kabızlığımız bu maçta da baş gösterdi ve sahadan mağlup ayrıldık, ne var ki Galatasaray’da Eskişehirspor ile deplasmanda berabere kalmıştı, bizim maç bittikten sonra meşhur 20.45 sezonunda Hasan Şaş’ın diğer maçtan gelen habere sevindiği gibi sevindim Galatasaray maçı sona erince, şampiyon olmuştuk bu sonuçlarla.

Beşiktaş 64
Galatasaray 63
Fenerbahçe 61

Açıkçası buna çok sevinmedim zira 64 puanla şampiyon olmak çok da matah bir durum değil. Yinede takımın baş aşağı çakıldığı bir dönemde gemiyi batmadan limana ulaştırdım. Tabii spor programlarında yerden yere vuruldum, 13 puanlık fark nasıl 1 puana kadar iner diye demedik laf bırakmadılar, son haftalarda oynattığım sıkıcı ama puan odaklı futbolumdan girip, başarıyı kontrol edemediğimden çıktılar.Yılmadım ve şampiyonluğu gözlerinin önünde Bursa Atatürk Stadı’nda kaldırdım. Ziraat Türkiye Kupası’nda ise finale kaldık ve henüz oynamadık, o maçı da kazanırsak sezonu 3 kupa ile kapamamak için hiç bir nedenimiz kalmayacak.

Başkan Fikret Orman önüme 2 sezonluk yeni sözleşme ile geldi, sırf Beşiktaş’ı gelecek sezon Şampiyonlar Ligi’nde en iyi şekilde temsil etmek için teklifi kabul ettim yoksa ciddi ciddi takımdan ayrılmayı düşünüyordum özellikle de ligin son haftalarında Olimpiyat Stadındaki yuhlamalardan sonra -ki bunlar biz liderken oluyor-. Teklifi kabul etmesine ettim ama kafam çok karışık bu aralar zira takımın son haftalardaki futbolu önümüzdeki sezonun tamamına yayılırsa ligi 10.sırada zor bitiririz, rakipler sistemimi çabuk çözdü, buna rağmen şampiyon oldum ama gelecek sezondan ümitli değilim, takımda müthiş bir revizyona gitmem gerekecek. Buradaki hedeflerimi gerçekleştirdikten sonra Milli Takım çalıştırmak istiyorum.

Bu arada sezonun genelinde kullandığım diziliş şu idi;

—————Tolga———–
——Rhodolfo——Ersan
Beck————————İsmail

———Tolgay—-Borges(Veli)—-

–Quaresma——-Oğuzhan——-Olcay

—————–Gomez—————-

Diziliş; 4-2-3-1.

1 YORUM

  1. hocam aklın varsa Kerim’i kullan 2 sezon düzenli oynatıp 20 milyon euroya sattım 1 kere ligde ve 1 kere uefada asist kralı oldu ayrıca chealseden pasalici kirala ilk sezon kiralayip 2.sezon 10 m a satın almıştım bu sezon sonu en az 2 misline okuturum diye düşünüyorum

CEVAP VER